Dicle’nin gözyaşları...

Burası Diyarbakır…

Efsanelerin dile geldiği, sayısız medeniyetin ev sâhibi, uğruna yedi düvelin yetmiş bin yıldır mücadele verdiği, dillere destan güzelliğiyle müsemma Amida’nın hüküm sürdüğü, umuda ve aşka dair surlarla çevrili, zamanın durduğu şehir… Bekir’in diyarı…

Ve yaz güneşi doğarken semâdan…

Ağustos sıcağı, sadece bu kadim şehri değil, evladına hasret anaların yüreklerini de kavururken, acı bir feryat yükseliyor aniden şehrin o yıkılmaz denen surlarını titreten…

Tertemiz kalbinden hiç eksilmeyen imanla, adeta göğü inleten bu feryâd-ı figan, Zulmün Kalesi’ne çarpan bir gülle misali, terörün illet yüzüne bir şamar misali iniyor…

Avuçlarından kayıp giden yağmur taneleri, düşlerindeki çocukluğu gibi, canından koparılan evladına hasret bir Ana’nın haykırışı… Hesapsız, sorgusuz … Yapayalnız ve de kimsesiz bir Ana’nın zemzem kadar mukaddes gözyaşlarıdır bu…

Başında, evlâdını emzirdiği sütü kadar ak yazması , zamanın yüzüne nakşettiği o derin kıvrımları ve dişi bir kaplanın pençeleri misali toprak kokan elleriyle dayanmış Nemrud’un Kapısı’na;

“-​Mehmedim’i … Evladımı istiyorum … ” çığlıkları, sadece beton duvarları değil, insanlığın medeniyet tarihini de inletirken; bir dua yükseliyor semâya…

Adı… Hacire…

 “-​Mehmed’im… ” diye ağlıyor… “Evlâdım … ”

 ​Terör odaklarının menfur tehditleri karşısında hiç korkmadan, çekinmeden haykırıyor vakur bir edayla ve de elif misali dimdik duruşuyla…

 “-​Evlâdımı almaya geldim … Can’sa, can … Kan’sa istediğiniz, dökeceğiniz benim kanım olsun… Yeter ki oğlumu bana verin … ”

​Kim durabilir ki, evlâdı için mücadele eden bir Ana’nın karşısında?

Kim korkutabilir, kim durdurabilir ya da adının önünde insan sıfatını taşıyan hangi varlık duyarsız kalabilir böylesi bir acıya ?

…Ve Hazreti Süleyman Camii’nden yükselen ezan sesi, avlusunda bir meczubun biteviye duasıyla… Anası’nın o sımsıcak kucağına koşan bir evladın dönüşünü muştuluyor … Hacire Ana, yavrusuna, Mehmedine kavuşuyor...

Derken, yeni analar dayanıyor terör duvarının kapısına…

Damla damla akıp giden gözyaşları, nehir oluyor, ırmak oluyor ve de rahmet oluyor Diyâr-ı Bekir’in susuz kalmış, kurumuş topraklarına…

​Fevziye Ana’lar, Fâtıma’lar, Asiye’ler… Yürek yakan feryatlarıyla evlâtları için haykırıyor: 

“-Bizden çaldığınız evlâtlarımızı almaya geldik… Onları bize geri verin…”

Anaların ağıtları çınlatıyor Arş-ı Alâ’yı…

​“ ​-​Ayşegül’üm, güzel kızım, koklamaya kıyamadığım, can yarım… Avukat olacaktı… Adaleti… Hak’kı savunacaktı…

​-​Azat doktor…

-​Süleyman diş hekimi olacaktı…

-​Songül öğretmen …​”

Ya babalar... Celâl’ler, Ömer’ler, Mustafa’lar…

Gözlerinden sakındıkları oğulları, kızları için hesap soruyorlar sımsıkı yumrukları ve boğazlarına düğümlenen hıçkırıklarıyla, “Artık yeter” diyorlar, “Artık yeter ”…                                      

Kanayan yüreklere merhem misali, bir tutam umuttur beslenen… Sus, pus olmuş dört bir yan… Avazı çıktığı kadar susarken insanlık.

Gün geceye, mevsim güze dönüyor…

Ilık bir meltem rüzgârı esiyor Karacadağ’ın eteklerinden…

 Hazan çiçekleri yeşeriyor, buram buram insan kokan, biz kokan diyarlarda…

Ve kuzularına ağlayan Analar’ın iniltileri çınlıyor kulaklarda…

Anadolu’nun yiğit kadınları, başlarında bembeyaz tülbentleriyle bir tutam umuda hasret kaldıkları bu kadim şehirde Mevlâ’ya yalvarıyor “Evlâtlarımıza kavuştur bizleri” ( ! ) diye… Gözyaşları karışıyor Dicle’nin o sakin sularına…

Ve bir ay doğuyor geceden… Sahipsiz ve kimsesiz sevdalara inat…

​Yıldızlar, süzülüp akarken gökyüzünden… Hayat duruyor…

Kıyama duruyor dört bir yan… Bulutlar sessiz ve de gökyüzündeki kuşlar…

Dicle suskun… Dicle’nin gözleri yaşlı… Dicle, kuzularına ağlıyor bu gece…

Cem Kaya
TÜRKAD Başkan Yardımcısı

YORUM EKLE